29 Dereceydi. 13:30’da Kartal’dan yola çıktım. Tedirgindim. Kalabalık, sıcak ve dahası şehir hatlarının Haliç turuna yetişebilecek miydim? Çünkü Marmaray’a binecektim. “Fuar” için mi gidecektim o kadar yolu? Galeri’de geçirdiğim yıllarda nakliyeci işçinin sanatçılarla olan anıları, Teşvikiye’nin dar yollarına park etmek zorunda kalmış kamyonetin bir an önce hareket etmesi için tabloları olanca hızla taşıdığım anlar, kimi sanatçıların fuar öncesi telaşeyle sergiledikleri kaba hareketleri düşünerek zaman geçirdim. Haliç hattına yetişmem için Üsküdar meydanında ufak bir depar atmam gerekti. Eminönü çılgınlığına katılmaya giden kafile bayram öncesi kendilerine başka plan yapmış olmalı ki motorda yer bulabildim. Portakal suyu alan turistlerden içeceğin 20₺ olduğunu öğrendim.
İlk fotoğraf hakkımı Kasımpaşa iskelesinde kullandım. Osmanlı’nın uzak Akdeniz ülkelerinin mimarisini andıran Bahriye Nezareti binasının restorasyonunda son işlemler yapılıyordu. Bu bina, Sirkeci Garıyla aynı kaderi paylaşan binalardan biriydi. Bitmek bilmeyen restorasyon süreçleri. -bunları kaleme alan var mı acaba?-

Eyüp İskelesi ile Ayvansaray İskelesi’nin tam ortasına konumlanan Feshane yapısına hangi iskeleden ulaşmam gerektiğini kendimle müzakere ettikten sonra Ayvansaray’da karar kıldım. Benimle beraber birkaç kişi indi. Demek ki Ayvansaray bölgesi pek rağbet görmüyordu. Boş ve devasa parkın içinden caddenin nerede olduğunu göremedim. Sahilden Feshane’ye yürümek istedim. Oldukça sıcak olmasına rağmen ortamın sakin olması biraz beni serinletiyordu. Haliç Köprüsü’ne doğru artan deniz kirliliği ve denizde yüzen ekmek ve simitlerin şişmiş formlarını yürürken gözlemledikten sonra bir kısa video çektim. Sahilde ufak boyutlu yatlar ve tekneler park halindeydi. Kaptanlar bakımlarını yapıyordu. Kimsesiz görünen Osmanlı göndermeli modifiye tekneleri görünce göndermeli bir enstantane yakalayabilir miyim diye düşündüm ancak klişeye düşerim diye vazgeçtim. Klişeyi klişe ile reddetmiş oldum oysa ki. Yaklaşık 10 dakikalık yürüyüşten sonra Feshane’ye giriş yapabildim. Bina dışındaki hizmetler henüz oturmamış. Otopark gibi bir bölgenin içinden geçerek dış nizamiyeden giriyorsunuz. Yönlendirme yok. Hislerinize güvenerek büyük kapıya doğru yürüyorsunuz. İç içe geçen tuğla kemerlerin içerisinden iç mekâna geçiş yapıyorsunuz. Geniş iç mekânda konteynır ve cam malzemelerden mağaza, kütüphane, WC, kafe, idari ve teknik ofisler için alanlar yaratılmış. Sergileme alanı ise oldukça büyük. Eski antrepo binası kadar olabilir. Sergilenen işler ise sadece sergileme alanında değil her yerde WC’ye giden koridor üzerinde bile birkaç eser görebiliyorsunuz.
İlk bakınca nereden başlayacağınızı, bilemiyorsunuz ancak genel olarak sergileme alanını zihnimizde ikiye ayırırsak bir kısımda küratoryal ve tabi ki tematik sergilemeler yapılırken diğer tarafta sanatçı ve sanatçı gruplarından oluşan sergilemelere yer verilmiş. Bu ilk başta tek çizgide ve temada ilerlemeyen bir sergi olması dolasıyla karmaşık gelebileceği gibi bence olması gereken bir sergileme düzenidir. Çünkü zaten çeşitli sanatçılara yer vermek istiyorsanız çeşitliliği tek tema altında toplamaya çalışmamalısınız. Çoklu katılımı şeffaf bir şekilde sunmalısınız. Çoklu katılım çoklu tema ve küratoryal tercihlerle şeffaf bir sergilemeye dönüşmüş. Artİstanbul’da kısa süreli bir sergiden öte müze izlenimi edindim. Son 20 yılın Türk çağdaş sanatı seçkisinden oluşan bir koleksiyon sergileniyordu. Ve bu koleksiyonda neredeyse herkes vardı. Galeride çalışırken tanık olduğum henüz yeni mezun olmuş ve kendini ispat etmeye çalışan sanatçılardan usta sanatçılara, bir dönem ses getirmiş çağdaş sanatçılardan, akademik sanatın ünlü isimlerine kadar herkes mekandaydı. Kimi bireysel kimi bir grubun içerisinde, sonuçta herkes kendi iddiasıyla oradaydı. Bu sergi, Türkiye’de çağdaş sanatın sokaklarını ve bu sokağın esnaflarını görmek gibi bir şey. Kimisi heyecanlı ve kendi gruplarıyla manifest çıkışlar yaparken kimisi kendi köşesinde tuval resmin kadim derinliğini sürdürmeye devam ediyor. Kimi işlerin üreticisinin ismini zor bulurken kimileri zamanın onlara vermiş oldukları şan ve şöhretle izleyiciyle kendisi arasında mesafe yaratıyor. Bu açıdan bakarsak, Neşe Erdok, Halil Altındere, Mehmet Güleryüz serginin kutsananlarıydı. İlgimi çeken grup ise Monday Art Collective ismini verdikleri figüratif sanatçı inisiyatifiydi. İlerleyen yıllarda düşüncelerini hangi formlarla sürdüreceklerini merak ediyorum. Bununla birlikte bu sergi sürrealizme sadık çalışan sanatçıları da tesadüfen olsa bir araya getirmiş görünüyor. Her dönemin sürrealist yatkınlığını yadsımamak gerekir. Zor günlerde hem kişisel hem sanatsal hem de sosyolojik katmanlara dokunma ihtiyacını anlayabiliyorum. Bilinçdışı karmaşasının içinde süzerek imgeleri yüz yılların resim geleneğine eklemek kolay iş değildir.
Sergilemede küratörlerin, grupların ve bireysellerin kendi alanlarına saygı duyulmasından ne çıkarabiliriz? Sanat ortamında emek harcayanlar ve zamanını biraz bu ortamlarda geçirenler bilirler ki sanat kendi ortamlarını üreterek ilerliyor. Üretimleri bu ortamlar etkileyebiliyor. Artİstanbul’daki temel meselenin çok sayıda çok farklı yönelimlere sahip sanatçıların aynı çatı altında aynı zamanda sergilenmesi olduğu açıkça görülmektedir. Bir nevi “şimdi ne yapıyoruz” sorusu sorulmuş. Tanıtım metninde sayıların ön planda olması bunu gösteriyor. Yönetimin mahareti ise tüm katılımcıları tekil bir anlatıya hapsetmektense Türkiye sanat çevresindeki mikro ortamları kendi haline bırakarak bir sergileme şekli benimsemesidir. Bu şekilde çoğulcu sergilemenin birçok yönünü görme fırsatını yakalamış olduk. Tabi ki bu yöntemin olumlu-olumsuz birçok özelliği var. Herkes bu özellikleri kendi çıkarına ve duyarına göre yorumlayabilir. Şöyle sıralayabilirim belki: 1. Daha fazla sanatçı görme fırsatı, 2. daha fazla yönelim yani daha fazla çalışma görme fırsatı. 3. Küratöryal, grup ve bireysel çalışmaları karşılaştırma fırsatı. 4. Sanatçıların toplu sergi mekanlarındaki sınırlarını karşılaştırma fırsatı. Özellikle dördüncü özellik üzerinde durulabilir: Sergi her ne kadar çoğulcu yaklaşımla kurulsa da kimi sanatçılara kazandırılan alanlar veya sanatçıların kazandığı alanlar daha fazla görünür olmuş. Türkiye’de sanat çevrelerinin dışından bakıldığında bu konu problematik halini alsa da içeriden bakıldığında bunun gayet anlaşılır ve kabul edilebilir olduğu su götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla şu problematiği sunabiliriz: Bu bir çoğulcu girişim midir? Yoksa çağdaş sanat tarihi yazımının tekil anlatılarına saygı gösteren bir çoğulcu öneri midir? “Belediye” etkinliğinde pür bir çoğulculuk beklemek eşyanın doğasına aykırıdır zaten. Burada yapmaya çalıştığım düşünme pratiğidir. Bu sergi gerçekten de söylenildiği gibi “ortadan başlayan” bir düşüncenin ürünüdür. Bu sergi bir “orta” ise başını gerçekten merak ediyorum. Bu iddia hangi sergi ve uygulamalarla temellendirilecek merak ediyorum.
Sergide çok fazla genç sanatçıyı görmek ve bu genç sanatçıların emektar üstatların yanında sınanması serginin pozitif yönlerinden biridir. Ayrıca eleştirel, kavramsal küratöryal çalışmalar ile tuval çalışmaların bir arada olması sanat severlerin cahilane tarafgir yaklaşımlarını kırar niteliktedir.
Belediyenin çağdaş sanata bir alan açması ve sanat öğrencilerini bu alanda değerlendirmesi ümitlendirici bir hareket. Ortadan başlanan bir işin zamanla kalıcı pozitif etkiler bırakan uygulamalar silsilesine dönüştürülmesi yönünde umudum artıyor. Bu konuda önerilerimi sıralayarak yazımı sonlandırıyorum.
- Genç sanatçılara düşünce, üretim, sergileme konularında kuluçka ortamı sağlamak.
- Sanat öğrencilerinin düşünce pratikleri yapabilecekleri ücretsiz atölyeler açmak.
- Sanat öğrencilerini “proje üretimi ve yönetimi” konusunda atölye, eğitim ve uygulamalarla desteklemek.
- Sahil ve tarihi çevre ile bağlantılı olarak çağdaş sanatın özgürce üretimi için çevre koşullarının pozitif yönde değerlendirilmesini sağlamak, bu yönde imkanlar oluşturmak.
- Revizyonist tarih yazımı disipliniyle birlikte hareket ederek çağdaş üretimlerin tarih karşısında eleştirel veya pozitif yönde sınanmasının önünü açmak.
- Çağdaş sanat tarihi yazımlarının uygulamaları için alan sağlamak.
- Eleştirmen, tarihçi, düşünür, sanatçıyı bir araya getiren atölyelere yer vermek.
- Sanat öğrencilerine sezonluk veya tam mesai olanakları yaratmak.




