Historiografiyi Medya Arkeolojisi ile Yeniden Düşünmek

Erkki Huhtamo’nun “Media studies as an ‘archaeology’: elements of genealogy” isimli makalesinden ilhamla Türkiye’de medya, görsel kültür ile ilişkili tarih çalışmalarına dair kısaca yazılı düşünmek istedim.

Akademiden beklediğimiz, öğrencilerin çevreye, tarihe, topluma, farklı düşüncelere karşı duyarlılığını geliştirerek meslek edinmelerini sağlayacak ortamı, koşulları yaratması ve güncel tutmasıdır.  Nitekim öğrencilerin gelecekteki araştırmalarında birbirinden farklı katmanları, olguları kendi “ar-ge”lerinde nasıl değerlendireceği hayati önem taşıyor. Dağınık görünen, farklı okumalardan gelen kavramlar, diziden gelen bir sahne, şarkı sözü, dikkat çeken bir afiş vs. ile yeni bir düşünceyi akademik cümle yapılarıyla kurgularken bu saydığım oyuncuları senaryoya dahil etmek gerekiyor, ama nasıl? Bunun için yönetmen yeteneğine ihtiyaç yok sanırım. Bir bakış açısı yeterli. Gerçek anlamıyla bir açıdan söz ediyorum.

Perspektif kuramlarının etrafında döndüğü illüzyonik sahneye değil, aksine mukarnas gibi ışık kırılmalarıyla ortaya çıkan görünmeyen-görünen ilişkisini gösterebilen bir açıya ihtiyaç var. Medya, görsel kültür, tarih bağlantılı çalışmalar için -mütevazi düşünürsek- tercih edilebilir bir ilişki.

Yukarıdaki alanlarla uğraşanları sınayan tuhaf bir süreç vardır: Bu sahalar ideolojik aygıt üretimlerinin ana kollarından oldukları için araştırmacıyı içeriden yakalayabilecek bir tehlike barındırırlar. Bu tehlike sonrası abartılı söylemek gerekirse ya kahraman ya da cinayetin kurbanı olurlar. Çünkü bu sahalar bireysel ve politik imgelemin simgesele dönüşebileceği, başka bir deyişle tahayyülün yazıya dönüşebileceği süreçteki pürüzsüzlük için ideal sahalardır.

“Tam da bunu düşünmüştüm, bulgularımla beklediğim sonuca varıyorum” demek,  Suç ve Ceza’nın karakteri Raskolnikov’un yaşadığı gibi  peşi sıra gelen tesadüflerle cinayetin kaçınılmaz görünmesidir.

Gerçekliğin bozulabileceğine ikna olmadan yapılan eylemler gerçekliğin ateşine ateş taşımaktan başka bir şey değil midir? Bununla birlikte kurgulanan pürüzsüz hayattaki bir kusurun o zaman ne kadar ağır gelebileceğini bir düşünün.  Dolayısıyla özellikle saydığım sahalarda bu gerçekliğin ötesine geçmek gerekir ve bunun için elimizde görünenler değil görünmeyenler olması gereklidir. Bu konuda araştırmacıya yardımcı olacak disiplin “arkeoloji”dir.

Giuliana Bruno (Harvard Uni, Art, Film, and Visual Studies), historiografiyi yeniden formüle ederken söylemin boşlukların, yokluğun, sınırların ve bölünmelerin bir dağılımı olarak kavranması gerektiğini ifade etmiş. Bunun için de metinler arası arkeolojik yaklaşıma odaklanmış. Yani yokluğun, kayıp olanın, boşluğun, yer altında, defter arasında olanın mekanı olan arkeolojiden geçen bir tarih yazımı mümkün olabilmektedir. Diğer türlü yer üstündekilerle yapılan performans, var olan herkesin mutlu olduğu oyunu devam ettirmektir.

Wolfgang Ernst’a göre (Humboldt Uni, Media Theories) medya arkeolojisi medyanın söylemsel olmayan (nondiscursive) altyapısı ile ilgilenir. Dolayısıyla tarih yazımından (historiography), techno-archival (archaeographical ) (“artefact yazımı” diyebilir miyiz?) dönüşümden söz etmektedir. 

Medya arkeolojisi reformist sanat tarihçileri için de içinden rahatça geçebilecekleri bir dehliz açmıştır. Bu sayede sanat tarihçileri yokluğun alanından getirdikleri yeni artefactlarla  sınırları, boşlukları ve bölünmeleri kabul eden ve homojen anlatılara müsade eden bir yaklaşımı benimseyebileceklerdir. Böylece sanat tarihi historiografisinde “kanon yazımı” iradesinin kazanımı “kanonik olmayan”ın kazandırabileceklerinden daha değerli olabileceği fikri düşündürücü olacaktır. Buradaki “değer” kavramını nesnenin yeni ve nadir oluşundan kaynaklı niteliği olarak yorumluyorum. Medya arkeolojisi sayesinde “yer altında” bulunan artefactlar boşluğun, kırılmanın, noksanlığın birer temsilcisi olarak tarih anlatısına katılarak yeni bir değer yaratacaklardır.

Huhtamo’nun söylediği gibi  geçmişin kültürel formları ve etrafındaki söylemleri keşfetmek yeni kılıklar altında geri dönüş yapan kayıp ve bastırılmış modelleri ortaya çıkarmayı mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla konunun başına dönecek olursak medya, görsel kültür, tarih ve sanat tarihi çalışan araştırmacıların kaderin çizdiği yoldan değil “yer altından” gittiklerinde “gizli olanla” karşılaşmalarının geleceğe ışık tutacağından şüphem yoktur. Türkiye’de bastırılmış olanın açabileceği tehlikeli dehlizler oldukça kanlı. ancak kabul edilmiş, onaylanmış akademik-politik imgelemlerin pürüzsüz doğasına karşı mücadeleye devam edilmelidir. Böylelikle arkeolojinin dağınık coğrafyası Türkiye’nin geçmiş ve geleceğine ışık tutabilecek bir katalog olabilecektir.

Huhtamo, E. (2020). Media studies as an ‘archaeology’: elements of genealogy. Early Popular Visual Culture, 18(4), 340–367. https://doi.org/10.1080/17460654.2021.2016198.

Huhtamo’nun makalesi, medya arkeolojisi literatürüne, düşüncel kökenlerine ve akademik gelişimine değinirken aynı zamanda yer verdiği isimler dolayısıyla bu alanda çalışmak isteyenler için bir bibliyografik çalışma olarak okunabilir.

Yorum bırakın