2021’in son 3 ayına girildi. Normallerin kaçıncısı olduğunu hatırlamıyoruz ancak hayatımıza bir hareketlilik geldiği kesin. Aslında bu duruma zorunlu hareketlilik diyebiliriz; vaka sayıları düşmemesine rağmen çalışanlar normal saatlerinde ofislerinde, öğrenciler her zamanki gibi sıralarında, halk her zamanki gibi İstanbul’da toz atmaya devam ediyor. Arabalar hiç olmadığı kadar dışarıda tekerlek eskitirken toplu taşımalara binme denemelerinin üniversitelerin açılmasıyla artacağı kesin.
Evlerde, otobüslerde, metrolarda gündelik hayatın durumu bu iken sanatın “özel” durumuna değinmek gerekirse tüm bunlardan bağımsız olmadığı söylenebilir öncelikle. Covid krizi dünyada yayıldığında sanat ilk olarak sektördeki acımasız işten çıkarmalarla duyurdu kendini. Belki binlerce sanat çalışanının sözleşmesi fesh edildi. Gelirlerin büyük kısmını oluşturan gişe gelirleri durunca bu güzide kurumlar bir bir kapatıldı. Kapatılan sadece sanat mekanları değildi. Plazalardaki ve binalardaki ticari ofisler de kapatılıyordu. Bunun sanat dünyası ile ne ilgisi var derseniz kıvrak ve sarkastik zekasıyla tanıdığım ABD’li ünlü eleştirmen Jerry Saltz Şubat 2021’de attığı tweette yeni jenerasyonun boşalan mekanlarda açacağı sanat alanlarının yeni bir sanat dünyası yaratacağını iddia etti. Bu ön görünün bir fantezinden gerçeğe dönüşmesini görebilir miyiz bilmiyorum. ABD’de durum farklıdır belki kim bilir. Ancak İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerdeki mekanların durumu ortada. %200 ve ötesinde artan kiralar ve çeşitli emlak edepsizlikleri sergileyen halkın bir kısmı sayesinde sanat piyasasının gençlere bu yoldan temas edeceğini düşünmek en azından Türkiye için acı bir fantezidir.
Gençlerin Covid 19’tan fırsatla bir sanat mekanı açma ve yeni sanat dünyasının kapılarını aralama hayalinden gerçeklere inelim: Nisan 2021’de Amerika Müzeler Birliği (American Alliance of Museums) müze çalışanlarının durumunu ortaya çıkaran bir anket çalışması yayınladı. Bu ankete katılan çalışanların ve öğrencilerin beşte biri üç yıl içinde sanat sahasında devam etmeyi beklemiyor. Ankete katılanların yüzde 57’si tükenmişlikten söz ederken yüzde 59’u piyasadaki durumun kariyerlerini değiştirmelerine neden olacağını söylemişler. Anketi inceledikçe sonuçlar çıkmaya devam ediyor: Pandemi süresince çalışanlar maaşlarının sade yüzde 30’unu alabilmişler. Yarısından fazlasının sözleşmesi fesh edilmiş veya süresiz olarak ertelenmiş.1
Sanat sektörünün çalışanlarındaki durum böyle iken sanat mekanları da Covid-19’u en az zararla kapatmak için bir çaba halindeydi. Bağımsız küratörlerden ve galeriden oluşan açık bir network amacı olmayı amaçlamış bir sanat organizayonu olan NADA (New Art Dealers Association), Covid-19’un mali yükü karşısında kapanan kar amacı gütmeyen sanat alanlarıyla birlikte Artnet işbirliğinde çevrimiçi bir sergi düzenledi. Finansal krizden etkilenen 81 galeri dijital platform üzerinden eserlerini sergileme imkanı buldu. Belki Türkiye’de benzer bir oluşum olabilir hevesiyle şu detay haberi de vermekte fayda var. Sanat şehri Baltimore’da Sanatçı Acil Yardım Fonu kurularak, Covid-19 sebebiyle gelir kaybeden Baltimore merkezli sanatçılara ve yaratıcı girişimcilere doğrudan yardım sağlandı.2

Sanatçı kesiminden Covid-19’a karşı öncü kuvvetteki doktorlara destek geldi. Ai Weiwei eBay ile başlattığı ortak proje ile Berlin’deki stüdyosunda ürettiği sınırlı sayıda maskeyi satışa çıkarttı. Elde edilen gelir ise Human Rights Watch, Refugees International, Médecins Sans Frontières/Doctors Without Borders gibi kurumlara gönderildi. Bansky, potansiyel olarak Covid-19 aşısı üzerine çalışmalar yürüten İngiltere’deki Southampton General Hospital’e “Game Changer” isimli çalışmasını hediye etti. İlettiği notta “yaptığınız her şey için teşekkür ederim, bu siyah beyaz olsa da umarım mekanı biraz aydınlatır” yazılıydı.3


Covid-19 ile savaş devam ederken bu rehavet dönemlerinde sanat kurumları kendi zararlarını net olarak görmeye başladı. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere göre Metropolitan Müzesi Covid-19’dan 150 milyon dolarlık bütçe açığını kapatmak için 219 baskı ve fotoğraf satacakmış. Satışların Christie’s Müzayede Evinden gerçekleştirileceği koleksiyonda. (bkz.) Robert Frank, Roy Lichtenstein ve Frank Stella gibi sanatçıların çalışmaları varmış. Müze yetkilileri işlerin yolunda gitmesi durumunda tahmini gelirin en yüksek 1.4 milyon dolara ulaşacağını düşünüyor.4
Dünyada sanat piyasasının Covid-19 etrafındaki sendeleyen görüntüsünü Türkiye’de de görmek mümkündür. Türkiye’de galerilerin, müzelerin, sanat çalışanlarının Covid-19’dan ne derece etkilendiğini gösterir bir araştırmaya denk gelmedim. (gelen varsa e-mailimden bana ulaşabilirsiniz.) Galerilerin bu zor dönemle nasıl başa çıktığını Duvar Gazetesi’nden Irmak Özer bize özetlemişti.5 Galerilerin online etkinliklerini arttırdığı bu döneme sanatçı röportajları, instagram canlı bağlantıları, müzelerden canlı sunumlar, zoom, microsoft teams seminerleri damgasını vurdu. Bu yoğun dijital dönem öyle ki toplumda yeni söz öbekleri üretti: Dijital yorgunluk.
Neyse ki henüz normalleşmeden ara bir normalleşme evresindeyiz! Piyasanın durumuna bakılırsa bunun artık zorunlu bir durum olduğunu söyleyenlerse çoğunlukta. İstanbul’da galeriler art arda basın duyurularını gerçekleştiriyor. Sosyal medyada sanat içerik üreticileri her gün onlarca içerik giriyor. Sanat haberlerine ayrılan sütunlar genişliyor. Artık galeri sitelerinde “covid dolayısıyla kapalıyız” ibaresi yerine galerinin açık saatleri yazılıyor. Böyle bir yeni ortamda yeniden sanat çalışmalarıyla baş başa kalmak kaçınılmazdı. Ben de SALT GALATA’daki Volkan Arslan’ın “Sağlıcakla Kal” sergisiyle dijital olmayan sergi dönemimi açtım.

Volkan Arslan herkes gibi dünyanın başına gelen musibeti kendi sokağında evinde yaşayan bir sanatçı olarak bu işleri üretmiş. Ancak bu sefer nesnelerle değil videolarla görüyoruz Arslan’ı. Mekanın -1 katında Arslan’ın konuşarak, seyirciyle adeta sohbet ederek dört duvar arasındaki eylemlerini izliyoruz. Sakin, sıkılmış, ümitsiz herhangi bir heyecan belirtisi hatta yaşam belirtisi hissettirmeyen tonla titreyen ses her yanımızda yankılanıyor. Alanın 3 tarafında dev ekranlarla izlediğimiz Volkan Arslan’ın eylemleri ve sesi seyirci nereye bakıyorsa orada devam ediyor. Her köşede o, her köşede biz, evimizde nasıl hissediyorsak, pandemi sürecinde evin her tarafını karış karış nasıl yaşadıysak sesi de o şekilde yaşıyoruz bu karanlık alanda.

Arslan, sergisini Sait Faik Abasıyanık’ın ilk kez 15 Ocak 1936 tarihli Varlık dergisinde yayımlanan Stelyanos Hrisopulos Gemisi adlı hikayesinin başlattığı imgeler dünyasıyla oluşturmuş.
Bu imgeler sıkışmışlık, yasaklar, ben ile yüzleşme, hayali mektuplaşmalar, sınırlamalar, şiddetin oyunlaşması, tahammülsüzlük, sınır ihlalleriyle birer gösterene dönüşmüş. Merdivenler tırmanırken bazı pencerelerin maviye kaplanmasıyla oluşturulan mavi ışık huzmeleri seyircinin iç huzurunu hedefleyen göstergeler. Salt’ın üçüncü katına çıkarken karşılaştığımız dalga görüntüsü bu mavi ışığın sadece gökyüzü değil suya da gönderme yaptığını gösteriyor. Çelenk Bafra’nın (Açık Radyo, Hariçten Sanat) Volkan Arslan ile yaptığı söyleşide de Arslan’ın kendi yaşam ve sanatsal hikayesinde suyun doğduğu yer ile ilişkisinden hareketle suyun kendisi için hayatının bir parçası olduğunu anlıyoruz. Sanatçının aynı röportajda söz ettiği üzere, dalga ve su temalı çalışmalarda, suya erişememenin ve özlenen deniz manzaralarının yerini alan deniz temalı reklamlar ve sloganları süsleyen yapay deniz görsellerinin etkisi var.
Covid-19’un sanat dünyasındaki etkisinden Volkan Arslan sergisi tecrübesine kadar yolculuk yaptık.
Sanat bu Covid-19 döneminde çok kurban verdi: İşten çıkarılanlar, kapanan galeriler, ödemeleri aksayan çalışanlar, belki görmediğimiz bir sürü şey. Herkes gibi sanat da kurban verdi. Artık yeni bir başlangıçlar zamanı mı? Göreceğiz.
Dünya ağlıyor, dışarıdayız her şeye rağmen yine dışarıya çıkmak zorundayız. Ölsek de biz iyiyiz. Hep iyiyiz! Daha iyi olmayacağız çünkü zaten iyiyiz!
İstifade Edilen Linkler:
- artnews.com
- artforum.com
- gazeteduvar.com
- salt.com